"Üzerine okumuş olmak" üzerine

Artık kitabın kendisine değil onun etrafındaki köpüğe talibiz.

Paylaş
"Üzerine okumuş olmak" üzerine

Bazı kitapları hiç okumadığımız halde üzerlerinde epeyce durmuş gibiyizdir. Öyle ki, kapağını açmadığımız bir eserin “çerçevesini” kavramış, yazarına mesafemizi tayin etmiş, üslubuna dair kanaat bildirmiş bile olabiliriz. Bir zamanlar “üzerine okumuş olmak” bir tevazu belirtisiydi belki, artık yerini kitabın kendisine dokunmayan ama onun gölgesinde yapılan bir entelektüel gösteriye bırakıyor. Hızla tüketilen fikirler çağında, bilginin kendisiyle değil ona aitmiş gibi duran tortularla ilişkileniyoruz artık. Yakın zamanda karşılaştığım iki olay, beni bu “tortular” hakkında düşünmeye itti.

İlki, “profesör” unvanını taşıyan birinin herkese açık bir yayında, üzerine konuşacağı bir konunun derinliklerine inmeden önce izleyicilere kitap önerisinde bulunmasıydı. Ne var ki, kitabın yazarını başlıktaki birkaç çağrışımdan yola çıkarak tamamen başka biriyle karıştırmıştı. Ben de sonraki görüşmemizde, karışıklığın muhtemelen dalgınlıktan kaynaklandığını düşünerek, bunu küçük bir uyarı olarak dile getirdim. “Doğrudur, ben iki kitabı da okumadım zaten. Ne anlattıklarını biliyorum” gibi itirafla karşılaştım.

İkincisi de daha dostane bir yazı alışverişinde yaşandı. Görüş belirtmemin beklendiği bir makalede, bir düşünürün görüşleri oldukça alakasız bir bağlama yedirilmişti. Bundan hareketle paylaştığım eleştiriden sonra gelen açıklama da artık tanıdıktı: “Kitaplarını okumadık ama üzerine epeyce bir şey okuduk.”

Sorun, ne bu kitapların okunmamış ne de “üzerine okunmuş” olmasıydı. Sorun, fikirlerle ilişkimizin niteliğiyle ilgiliydi. Teğet geçilenlerin sayısı çoğaldıkça, tartışmalar yalnızca çevresinde dolandığımız bir boşlukta geziniyor gibi.