Akşam biraz fazla kaçırmışım, ne serüvendi ama!
Türkiye kültürel yaşamına hakim olan "yarım-kültürlülüğün" bir "ekonomi-politiği" var.
Bir yazarın, başka bütün koşullar aynı kalmak şartıyla, bir tiyatrocudan, özellikle de bir sinemacıdan daha şanslı bir konumda olduğu zannedilebilir: Onun -satamasa, hatta yayımlayamasa bile- yazmasını engelleyecek bir güç pek yoktur; oysa bu ikinciler, kültür endüstrisinin talepleri karşısında çok daha kırılgandırlar ve bu taleplere cevap vermedikçe bir oyun sahnelemeyi, bir film çekmeyi, bazı avangard oluşumlar dışında pek ummak şansları bile yoktur. Çok kolay yapılabilecek böyle bir gözlem yine de özellikle Türkiye'nin kültür-sanat yaşamında hüküm süren bir paradoksu açıklamaya yetmiyor: Öyleyse neden Türkiye'de bütün bu alanlar aynı ölçüde kötü ve yoksul? Neden sinema ve tiyatro gittikçe yozlaşan ve sıradanlaşan bir edebiyatın soluk gölgesi olarak faaliyet gösterirken (Ağır Roman ve benzerleri), edebiyat da sinema ve Beyoğlu (Türkiye'nin vitrini...) nostaljisini ancak istisnai hallerde aşabileceği bir ortamda? Bu yargıyı ağır bulacaklara ve bir dizi olumlu örnek sıralamaya girişeceklere de rahatlıkla bunların yalnızca 'istisna' olmalarının bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösterdiği cevabı verilebilir.
Jean-François Lyotard'ın ünlü "yayıncı paradoksu"nun en geçerli olduğu ülkelerden birinde yaşadığımız anlaşılıyor: Kendini, "bana gerçekten ünlü olup da basılmamış herhangi bir eser gösterebilir misiniz?" diye savunan yayınevi sahibinin durumunda olduğu gibi... Bugün "kültür yayıncılığı" denen alanda işler Batı'dakinden daha iyi değildir, her iki anlamda: "Korsan kitap" ve "bandrol" tartışmalarının, "kitap okunmuyor" yakınmalarının ortamında ve aynı zamanda, yayın-dağıtım piyasasında ciddi "tekelleşme" eğilimlerinin ortaya çıktığı koşullarda... Ülkenin önde gelen yazarları, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk birdenbire "kitap okunmuyor" yakınmasından "yayıncılık" sorunlarını, "korsan kitap ve telif hakkı" sorunlarını tartışmaya geçtiklerinde ne düşünmemiz gerekir? Artık herkes fark edebiliyor ki, Batıdaki trend'ler, Türkiye gibi "dirençsiz" bir ülkede ufaktan ufaktan belirdikleri anda Batı'dakinden çok daha berbat koşullar yaratabilirler. Son aylarda korsan yayıncılık ve bandrol üzerine her şey konuşuldu, ama kitap dolaşımını formel ekonomi sınırlarının dışına çıkaran dağıtım sorunlarına değinen çıkmadı.
Türkiye kültürel yaşamına hakim olan "yarım-kültürlülüğün" bir "ekonomi-politiği" var. Bu ekonomi-politiğin "ekonomi" yönü yalnızca dağıtım firmalarını değil, TÜYAP ve benzeri firmalar tarafından düzenlenen kitap fuarlarını, üç yüzü aşkın "edebiyat ödülünü", "kültür yaşamına katkı" babında -çeşitli banka yayınlarında olduğu gibi- "vergiden düşme" meselelerini hallediveren finans oluşumlarını içeriyor. Tabii ki "küçük yayıncıların" hallerinin ne kadar zor olduğunu bütün bu kültür endüstrisi sacayağı içinde algılamamak olanaksız.