Arabistanlı Lawrence’a dönüşmek
“Karizma” dediğimiz aslında nedir, iktidar ve nüfuzla nasıl bir bağlantısı vardır?
Arabistanlı Lawrence Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkan en meşhur isimdir herhalde. Uzayıp giden siper hatlarında çamurla, eziyetle örülen bu savaş, zaferden ziyade tükenmeyle sona erip kimseye şan da ihtişam da bırakmadı. T. E. Lawrence bu durumun istisnasıydı: Fark yaratan bir bireydi. Ortadoğu’nun altın renkli çöllerinden devesiyle çıkan bir İngiliz. Başka yerlerdeki generaller kolay kolay akla gelmez, politikacılarsa başarıdan ziyade suçlamalarla anılır. Arabistanlı Lawrence dışında, Birinci Dünya Savaşı kahramanı olarak hatırlanan tek isim, Almanların en iyi savaş pilotu Kızıl Baron’dur. İyilerin safında değildi ama herkesin alt etmeye çalıştığı ağır sıklet şampiyonuydu. Lawrence gibi o da çamurlu siperlerden uzaktaydı, açık havada tek başına süzülüyor, yerden herkesin izleyebileceği birkaç yüz metre yükseklikte, it dalaşı tabir edilen hava muharebelerine katılıyordu.
Lawrence Türklerin Filistin ve Suriye’den çıkarılmasını sağlayan çöl isyanını örgütlemesiyle tanınır. Bu isyan Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarak bugünkü Ortadoğu’yu ortaya çıkarmıştır: Keyfi sınırlar zamanla Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve İsrail’i yaratmıştır. 1962’de yedi Oscar kazanan Arabistanlı Lawrence filmini izleyen herkes bilir ki Lawrence’ın Araplar konusunda niyetleri iyiydi ancak diplomatların tavrı, özellikle Fransızlar ve İngilizler arasındaki kirli anlaşmalar nedeniyle hüsrana uğramıştı. Elinden geleni ardına koymasa da politikacılar her zamanki gibi işleri berbat etmiştir. Sonuç, kinleri ve iç çatışmaları günümüze kadar uzanan, bitmek bilmez gayrimeşru rejimler silsilesi olmuştur. Lawrence’ı canlandıran uzun boylu, yakışıklı aktör Peter O’Toole, Şam’daki son zaferinin ardından (devesini geride bırakarak) arabasına binip üzgün üzgün uzaklaşır. Irak’ın ilk hükümdarı Kral Faysal’ı oynayan Alec Guinness ise ellerini kavuşturur, çöl insanının onurundan yoksun bu Batılı insanlara alaycı bir şekilde gülümser.
Şunu hiçbir zaman unutmamak gerek: Film dediğin gerçeklik değildir, bir şeyi ekranda görmek o olayın gerçekte öyle yaşandığını göstermez. Filmler dramatik nitelikleri nedeniyle seçilmiş birkaç örnek sahneyi öne çıkarıp yılları birkaç saate sığdırır. Sinemanın “anlatma, göster” etiğini de buna eklersek ortaya çıkan sonuç şudur: Ekranda gördüklerimiz hafızamıza kazınır ancak olup biteni belirleyen şeyler, yani binlerce kişi ve gerekçeden oluşan dolambaçlı ağ gözden kaybolup gider. Gerçeklik söz konusu oldu mu, uzun uzun kitap okumanın yerini hiçbir şey tutamaz.
Peki, nasıl oldu da T. E. Lawrence’tan Peter O’Toole’un devleşmiş imajına ulaştık? 1916’da görev icabı çöle giden hakiki Lawrence anca 1.67 boyunda bir adamdı; Arapça konuşup deveye binen, cüppe giyip düşman hattının gerisinde gerilla savaşı yürüten İngiliz subaylarından biriydi sadece. Nasıl oldu da tanınıp ün kazandı?
Evrensel bir sorun bu. Şöhret denen, çapı sınırlı ilgiye mazhar olanlara kıyasla daha becerikli pek çok insan var. Düşün dünyasında, Hollywood’da, pek çok alanda aynısı geçerli. Büyük teşebbüslerin ekseriyeti, onlarca başrol oyuncusunun yanında binlerce kişinin katkı sağladığı takım çalışmalarıyla hayata geçer. Kahramanlar başkaları olmaksızın, tek başına hiçbir şey başaramaz. Bazılarına gösterilen ilgi, başkalarını haliyle gölgede bırakır. Öyleyse ilgi ve dikkat nasıl çekilir? T. E. Lawrence’ın kariyeri bunun yanıtını verir.