Belediyeler sığınak mı, karşı iktidar odağı mı?

Paylaş
Belediyeler sığınak mı, karşı iktidar odağı mı?

Türkiye’de kent siyaseti, sandık, imar, yargı ve sokak arasında kurulan sert bir gerilim hattına sıkıştı. Bu sıkışma, belediyelerin yetki ve kaynaklarının daraltılmasının ötesinde muhalefetin iç mimarisini yeniden düzenleyen daha geniş bir siyasal iklimle birlikte okunmalı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına —tabanın tarihsel enerjisinden çok AKP rejiminin ihtiyaç duyduğu siyasal dizayn içinde— merkezin görevlendirdiği bir memur gibi yerleştirilmesi bu dönemin ruhunu anlamak açısından önem taşıyor. Kılıçdaroğlu ekibinden önemli kişilerin, dünyada yeniden yükselen otoriter nasyonalist devlet aklını çağın gerçekçiliği gibi sunarak olumlaması da bu tabloyu derinleştiriyor. Belediye başkanlarının, şehir plancılarının, meslek odası temsilcilerinin adliye koridorlarıyla ve hapishanelerle sınandığı böyle bir tarihsel eşikte yerel yönetimler üzerine konuşmak, teknik uzmanlık alanının ötesine geçerek doğrudan politik bir meseleye dönüşüyor. Çünkü bugün belediye, kamunun halka en yakın yüzü olmanın yanında, muhalefetin daraltılan ufkuyla ve yeniden sertleşen “devlet aklıyla” kuşatılan bir mücadele alanı haline geliyor.

Tanıl Bora’nın sunuş yazısını kaleme aldığı, şehir plancısı Engin Bozkurt’un Kentin Politik Tasarımı kitabı bu gerilimi konu alan bir eser. Kitabın ithafındaki cümle metnin ruhunu baştan kuruyor: “Hayalleri eskize, ufukları hücreye sığmayan şehir plancısı, mimar ve yerel yöneticilere…” Bu ifade, Türkiye’de kentsel mücadelenin nasıl kriminalize edildiğini anlamak için güçlü bir anahtar. Şehir planlama, sermayenin istediği imar kararlarını paftalara çizdiğinde sessiz bir bürokratik işlem gibi görülüyor. Fakat kıyılardan ormanlara, meydanlardan parklara uzanan ortak yaşam alanlarını savunduğunda siyasal suç alanına çekiliyor. Bu nedenle plancının kararı, mimarın tasarımı ve emekçinin pankartının aynı politik düzlemde buluşması gerekiyor.

Engin Bozkurt’un çalışması, yerel yönetimleri seçim aritmetiğiyle sınırlamıyor. Mekânın hangi ilişkiler içinde üretildiğini ve hangi kamusal değeri piyasanın dolaşımına kattığını soruyor. Faşizmin mekânları, üçüncü mekânların politik hafızası, pencere ve perdenin sınıfsal anlamı, yürümenin felsefesi, 15 dakikalık kentin eşitsiz coğrafyası, merkez-yerel çatışmasının ekonomi politiği ve yeni belediyecilik akımları üzerine yazılar aynı hatta birleşiyor. Böylece mekân, iktidarın tasarladığı edilgen bir fiziksel alan olmaktan çıkıp sınıf mücadelesinin örgütlendiği canlı bir toplumsal organizmaya dönüşüyor.