Bitirme mecburiyeti üzerine

Hayatı bitirerek ilerletiriz, başka türlüsü mümkün değildir çünkü.

Paylaş
Bitirme mecburiyeti üzerine

Bir şeyleri bitirme gereği, isteği, arzusu nerde başlar? Freud olsa bu bitirme inadımızın izini ölüm dürtüsüne kadar sürebilirdi belki. İçten içe yok olmaya, hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Öte yandan bebeklere, karınlarını doyurmak veya dolu bezlerinden kurtulmak için bazen bütün mahalleyi inletişlerine bakınca öyle değilmiş gibi geliyor insana. Bunlar da başka bir bitirme çabasının ürünü, düşününce: huzursuzluğu bitirme çabasının. Bebeklik epeyce huzursuz bir deneyim. Yetişkinlik de öyle tabii.

Biteviye bitirmeye çalışıyoruz: okulu, bardağımızdaki içkiyi, ilişkileri, çıktığımız yolları, kötü bir alışkanlığı, dizinin son bölümünü, buzdolabındaki artanları, mesaiyi… Bitirmek, tamamlamak, vedalaşmak, son noktayı koymak, defteri kapatmak yaşamımızın bazen farkına bile varmadığımız olağan bir parçası. Yarım kalmış şeyler bizi huzursuz ediyor. Öyle ki onların da “mutlaka bir gün” yeniden önümüze geleceği düşlemiyle, bazen arzusuyla, bazen de korkusuyla yaşıyoruz.

Haliyle insanlık olarak bitirmeye epey bir yol yordam üretmişiz. Farklı kültürlerdeki muhtelif geçiş ritüelleri, örneğin: çocukluğun bitişini işaretleyen bar mitzvalardan tutun da mezuniyet törenlerine, cenazelere, düğünlere… Bir de daha küçük ölçekli ritüellerimiz var: son sevişmeler, uzun veda mesajları, istifa mektupları, kapanış konuşmaları, son sigarayı kırıp çöpe atmak, emziğe “bay bay” demek… Bitişin bir işareti olmak zorunda sanki, bir şey bittiği söylenmeden bitemiyor; doktor ölüm saatini ilan etmeden, ölüm resmiyet kazanmıyor.