Bizim neşemiz size dert olsun
2015 seçim sürecini hatırlayanlar, bu dönemin yalnızca siyasal rekabetin değil aynı zamanda neşenin ve mizahın politik dile dönüştüğü özel bir zaman dilimi olduğunu hatırlar. Selahattin Demirtaş'ın cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde öğrenci evlerinde yemek yemesi, bağlama çalması ve gündelik yaşamın içinden bir siyasal figür olarak görünürlük kazanması, dönemin seçim kampanyasına da alışılmışın dışında bir karakter kazandırmıştı. Propagandanın korku, kutuplaşma ve gerilim üzerinden değil, mizah, samimiyet ve kolektif neşe üzerinden kurulması, bu dönemi Türkiye siyasi tarihi açısından özgün bir örnek haline getirmişti.
Söz konusu süreç, mevcut iktidarın yalnızca siyasal muhalefetle değil toplumsal dayanışma ve ortaklaşa üretilen neşe biçimleriyle de karşı karşıya kaldığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. Demirtaş etrafında şekillenen toplumsal destek, yalnızca seçim kampanyasının başarısıyla değil, mizahın ve ironinin siyasal iletişimde üstlendiği işleve de dikkat çekmişti. Bir yanda bağlama çalan Demirtaş karikatürleri dolaşıma girerken, diğer yanda Meclis’te en ağır siyasal meseleler dahi mizahın diliyle tartışılabilir hale gelmişti. Yoğun toplumsal ve siyasal krizlerin yaşandığı bu atmosferde, geleneksel siyasal söylemin yetersiz kaldığı noktalarda Demirtaş'ın ironik anlatıları geniş kesimlerde karşılık bulmuş, bu anlatılar yalnızca eleştirel bir siyasal dil üretmekle kalmamış, aynı zamanda toplumun psikolojik dayanıklılığını destekleyen sembolik bir işleve de sahip olmuştu.
Benzer biçimde, hemen hemen aynı dönemin dikkat çeken siyasal figürlerinden biri de Sırrı Süreyya Önder olmuştu. Önder, kamuoyunda yoğun gerilim yaratan siyasal meseleleri keskin zekası ve mizahi üslubuyla ele alarak, iktidarın politikalarını ironinin diliyle görünür kılmıştı. Özellikle İdris Naim Şahin ile kamuoyuna yansıyan tartışmaları, zamanla geniş kitleler tarafından takip edilen mizahi karşılaşmalara dönüşmüş, bu söylem biçimi otoriter siyasal pratiklere yönelik etkili bir eleştiri alanı yaratmıştı. Mizahın sağladığı bu korunaklı ifade alanı, iktidarın doğrudan karşılık üretmesini güçleştirirken, Önder'in barış sürecinde önemli bir siyasal aktör olarak konumlanmasına da katkıda bulunmuştu.