Eski dünyanın yankısı: “Tren Düşleri”
Tren Düşleri, modernliğin raylarında ilerlerken geride kalan eski dünyanın bedelini tek bir insan hayatının çatlaklarında görünür kılıyor.
Clint Bentley’nin Denis Johnson’ın aynı adlı romanından uyarladığı Tren Düşleri, sıradan bir insan ömrünü tarihi bir zaman diliminin içinden süzüp önümüze koyan bir film: Emekle örülen gündelik hayatın, ilerleme fikrinin ve doğayla kurulan ilişkinin, insanın içindeki yalnızlığı nasıl biçimlendirdiğini sakin ama sarsıcı bir berraklıkla gösteriyor. Rayların mesafeleri kısalttığı, buna karşılık yılların yakınlık duygusunu aşındırdığı bir çağın eşiğinde bir oduncunun sessiz yaşamı üzerinden hem kişisel kaybın hem de bir ülkenin dönüşümünün izini sürüyor.
Yalnızlığın kaderi, kiminle birlikte olunduğuna ve kimden söz edildiğine bağlı olarak bir lütuf da olabilir, bir lanet de. Bazen, enerjini emen, en güzel duyguları ve hisleri yerle bir eden insanlarla olmaktansa insanın kendini yalnız bulması daha iyidir; öte yandan, kimi zaman da yalnızlık yıkıcı olabilir.
Belirli bir açıdan bakıldığında, yalnızlık Robert Grainier’i iş peşinde şehir şehir dolaşan bir göçebe olarak yaşarken gerçekten rahatsız eden bir şey değildir. Anne-babasız büyümüş, gerçekten bağlanacağı ya da kendini adayacağı bir ailesi olmadan, hayat ve dünya hakkında bildiklerinin neredeyse tamamını kendi başına, yaşantısı ve kendine özgü gündeliği aracılığıyla öğrenmiştir. Ne var ki, yetişkinliğinde kendi seçtiği bir aileyi kurup “benim” diyebileceği bir yuvaya sahip olduğu anda dünyaya bakışı dönüşür. Daha önce nerede olduğu, ne yaptığı ya da neyi gözlemlediği pek önemli değilken, artık bir gereksinim —ve hepsinden önemlisi bir istek— geri dönme arzusunu doğurur, kaygı da tam burada belirir.