Hıdırellez’e bilet kesmek
Hıdırellez’i asıl anlamlı kılan şey onun bir “izleme” değil, “katılma” pratiği olması.
Dostlarım bilir, nisan ortası mayıs başı geldi mi Hıdırellez festivallerinin sanatçı programları açıklandıkça beni bir heyecan sarar; yayımlanan festival afişleri paylaşılır, 9/8’lik ritimler havada uçuşur. Bugüne kadar gittiğim pek çok Hıdırellez etkinliği de oldu ama dürüst olmak gerekirse bunların neredeyse tamamı biletli, güvenlikli, hani şu çantanızı açıp gösterdiğiniz, bileğinize damga basılan, giriş-çıkışların kontrol altında olduğu, yani bir “festival alanı” içinde gerçekleşen etkinliklerdi. Buna karşılık hep kulağıma çalınan, bazen dost sohbetlerinde bazen de Hıdırellez Facebook gruplarında gördüğüm “Hıdırellez Ahırkapı sokaklarında yapılırdı” hikayeleriyle karşılaştım. Sokakta, mahallede, kimsenin kimseye bilet kesmediği, giriş-çıkışın X-ray cihazlarıyla kontrol altına alınmadığı, kimin içeride kimin dışarıda olduğunun keskin çizgilerle belirlenmediği bir kutlama biçiminin varlığı hep orada bir yerde ama sanki geçmişte bir hikayenin, neredeyse mitik bir anlatının parçasıydı.
Tüm bunlar sadece benim zamansal olarak bu hemzemin ritüele denk gelemeyişimle açıklanamaz elbette. Toplumsal ritüellerin ve kentin dönüşümüne, her ikisinin de bir “deneyim” olarak pazarlanmasına dair bir şeyler var burada: Yalnızca organizasyonel bir değişiklikle açılanamayacak, ritüelin, kamusal alanın ve kolektif deneyimin birlikte, yeniden kurulma biçimlerine dair bir dönüşüm. Yani ne oldu da biz Ahırkapı Roman Orkestrası’nı KüçükÇiftlik Park’ta dinlemeye başladık, ne oldu da “içeriyi” ve “dışarıyı” bu kadar sert duvarlarla birbirinden ayırdık? Ne oldu da evler güvenlikli sitelere kondu, sinemalar alışveriş merkezlerinin en üst katına çıkarıldı, öğrenciler kampüslere girebilmek için her gün öğrenci olduğunu yeniden ispatlamak zorunda kaldı, çocukların ana babaları, “bir saatlik” kum havuzu eğlencesi için plastik çitlerle çevrelenmiş oyun alanlarına paralar bayılmaya başladı?