İyimserlikten daha iyisi
Modern insanın tek yaptığı, makinelerin mükemmelliğini yakalayabilmek için kendini optimize etmeye çalışmaktır.
Eleştirel düşünce günümüzde her zamankinden de kötü karşılanıyor.[i] Alttan alta huzursuzluk duymadan güzel bir nisan gününün bile tadının çıkarılamadığı, obskürantizmin (bilmesinlercilik) güçlerinin Aydınlanma kisvesi altında öne çıktığı, vakanüvislerinin soğukkanlılıkla “savaş öncesi dönem” diye adlandırdığı bir zamanda, en ufak bir eleştirel çekince bile rahatlıkla hakaret olarak algılanabiliyor. Küresel bir araştırmaya göre, gitgide daha çok çağdaşımız haberleri takip etmeyi bırakıyor. Kitle iletişim araçlarından bilgi almayı reddedenlerin sayısı her geçen gün artıyor ama haberlere güvenmedikleri için değil, haberler çok olumsuz olduğu ve onları kötümserliğe sevk ettiği için. Bilmek istemiyorlar artık. Medya da tüketicilerini kaçırmamak için pozitif ve çözüm odaklı sunumlar hazırlamakta birbiriyle yarışıyor. Birçok örnekten biri: Süddeutsche Zeitung’un internet sitesi geçtiğimiz günlerde kullanıcılarını iklim değişikliğiyle ilgili bir makaleyi okumaya teşvik etmek için yeni bir numaraya başvurdu. Tıklanabilir iki emojinin altında –başparmak yukarı, başparmak aşağı– şu talimat yer alıyordu: “İklimimizin geleceğiyle ilgili iyimser görüş ile kötümser görüş arasında bir tercih yapın. Aynı grafikleri, aynı rakamları göreceksiniz, sadece bakış açınız değişecek.”
Her şey bakış açısına bağlı. Gerçekler artık inkâr edilemediğinde, geriye bu gerçeklerin sunumunun iyimser ya da kötümser olması için tıklama özgürlüğü kalıyor. Bardağın yarısının dolu mu boş mu olduğuna tamamen demokratik bir şekilde herkes kendi karar verebiliyor. Ne var ki bu karara pek özgür bir ortamda varılmıyor. Zira liberal mutabakatın anahtar sözlerinin yazarı Karl Popper’ın bir sloganı gitgide daha sık dillendiriliyor: “İyimserlik bir görevdir.” Görev bilincinin –özellikle Almanya’da– fanatizme hızla dönüşebildiği göz önüne alındığında, bu slogan pek de gizlenmeyen bir tehdit gibi geliyor kulağa. Çünkü kötümser olduğu düşünülen herkes ya aşağılanma ya da daha kötüsü susturulma tehlikesiyle yüz yüze. Örneğin son kitabım Geist und Müll’e (Zihin ve Çöp) gelen az sayıdaki eleştiride, övgülerin yanı sıra kitabın kötümser, hatta son derece kötümser olduğu konusunda okurlara yönelik uyarılar yer alıyordu ki bu da pazarlamaya pek elverişli bir durum değil elbette. Ancak bu konuda kendimi hiç de yalnız hissetmiyorum, özellikle de aynı suçlamaya kendine özgü kara mizahıyla karşılık veren Günther Anders geliyor aklıma: “Kötümser bile çok iyimser bir ifade.”
Duygu teşhirciliği, argümanlarla tartışmayı imkânsızlaştırmak için başvurulan popüler bir yol. Duygular çürütülemez. Etrafa duygu saçmaya koyulanlar, sosyal denen medyadaki ya da sağ cenahtaki kanaat önderleriyle sınırlı değil. Eleştirel düşünceye sadık kalmak isteyen herkesin duyguları yasaklaması ya da bastırması gerektiği anlamına gelmiyor bu kesinlikle. Ancak, duygu teşhiriyle gizlenen, dile getirilmeyen kanaatlerin açığa çıkarılması gerekiyor. İyimser olma görevi oldukça şüpheli bir taleptir örneğin. İnsan bir mizaç ya da haletiruhiyede olmakla nasıl görevlendirilebilir ki? Bu talebin ardında başka bir şey yatıyor elbette. Dolayısıyla birazdan iyimserliğe karşı söyleyeceklerimin amacı kötümserliği savunmak değil, dünya hakkında bir yargıya varmak için bu zıtlığa başvurmanın anlamsızlığını açığa çıkarmak.