Karamazov Kardeşler'in ışığı
Ne için yaşıyoruz? Dünya edebiyatının en büyük romanlarından Karamazov Kardeşler, bu sorunun yanıtını sıradan hayatlarda, küçük insanlarda, kusurlu ve arızalı olanlarda arar.
Fyodor Dostoyevski, son romanı olacak Karamazov Kardeşler’i 1878 yılında yazmaya başladı. Roman, Ocak 1879’dan Kasım 1880’e kadar Russkiy Vestnik dergisinde tefrikalar halinde yayımlandı. Dostoyevski’nin her ay yetişmesi gereken bir teslim tarihi vardı, eşi Anna da yazarın sürekli baskı altında çalışmasından şikayet edecekti. Tolstoy veya Turgenyev gibi varlıklı birçok çağdaşının aksine, Dostoyevski yalnızca yazarak geçindi ve hayatı boyunca yeterince para kazanmakta zorlandı. Anna, kocasının ölümünden sonra yayımlanan hatıralarında şöyle yazmıştı: “Böyle olmasaydı [eserlerini] baskıya vermeden önce itinayla gözden geçirip düzeltebilirdi, kim bilir nasıl daha güzel olurlardı. Doğrusu, Fyodor Mihailoviç hayatının sonuna kadar memnun kaldığı tek bir roman bile yazamamıştı, sebebi de borçlarımızdı!”
Kimse Karamazov Kardeşler’in kusursuz, hatta iyi yazıldığını iddia edemez; her şeyin can havliyle pat diye ortaya çıkıvermesi ve ayrıntıların pek de önemli olmaması Dostoyevski’nin üslubuna özgüdür. Gözü kara ve şiddetlidir: doğrudan meselenin özüne yol alırız, zamanımız yoktur. Bu aciliyet, haşarılık, üslubun ele avuca sığmazlığı (ki bu, bölümlerin sonuna doğru olayların birçok ani dönüşle ilerlemesinde de yankısını bulur çünkü okur bir sonraki bölüme kadar sürekli merak halinde tutulmalıdır) başka bir şeye, daha zorlu ve ağır bir meseleye, olan biten her şeye ilişkin ısrarcı bir soruyla karşılaşır: Ne için yaşıyoruz?
16 Mayıs 1878’de, Dostoyevski varını yoğunu ortaya koyarak Karamazov Kardeşler’i yazmaya başlamadan birkaç ay önce, oğlu Alyoşa saatler süren bir sara nöbetinin ardından hayatını kaybetti. O yaz üç yaşına girecekti. Anna, sonraları “Alyoşa’yı başka türlü, neredeyse marazi bir sevgiyle seviyordu, sanki onun uzun yaşamayacağını hissediyordu” diye yazacaktı. Oğlu nefes almayı bıraktığında Dostoyevski “onu öptü, üç kez istavroz çıkardı” ve gözyaşlarına boğuldu. Anna, Dostoyevski’nin keder ve suçluluk duygusuyla yıkıldığını yazmıştı, oğlu sara hastalığını ondan almıştı. Ancak dışarıdan bakıldığında Dostoyevski kısa sürede sakinleşip kendini toplamış görünüyordu, durmadan ağlayan Anna’ydı. Anna, Dostoyevski’nin kederini bastırmasının zaten zayıf olan sağlığını daha kötü etkileyeceğinden endişelenmeye başladı ve ona teoloji dahisi genç arkadaşı Vladimir Solovyov ile birlikte Optina Pustyn manastırını ziyaret etmesini önerdi. Orada manastırın dedelerinden Ambrose ile tanıştılar. Ambrose, Dostoyevski’ye “ağla, teselli arama, yalnızca ağla” demişti.
Tüm bu olanlar Karamazov Kardeşler’e de yansıdı. Romanın kahramanı Dostoyevski’nin oğlu Alyoşa’nın adını taşıyor ve Solovyov’un birçok özelliğini barındırıyordu. Manastır hikayenin merkezinde yer alıyor, romanda Zosima adıyla anılan "dede" iki yıl dokuz aylık çocuğunu kaybeden bir kadını Ambrose’nin söylediklerini anımsatan sözlerle teselli ediyordu. Ancak bu hikayede kurmacanın girdabında kaybolan otobiyografik ayrıntılardan daha önemli olan bir çocuğun ölümünün getirdiği yıkıcı anlam kaybıdır. Bu anlam kaybı roman boyunca bir dip akıntısı olarak ilerler; Karamazov Kardeşler’i her okuduğumda bu anlam kaybına, yani baktığı uçuruma, ışıkla doldurmaya çalıştığı karanlığa karşı yazıldığını düşünürüm.