Köşeleri tutmak

Sinema ve siyaset arasındaki ilişkinin niteliği dönem dönem farklı boyutlarıyla gündeme geliyor.

Paylaş
Köşeleri tutmak

Sinema ve siyaset arasındaki ilişkinin niteliği dönem dönem farklı boyutlarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz haftalarda film festivalleri, boykotlar ve ödül konuşmaları üzerinden başlayan tartışma, Ali Kemal Çınar’ın kendi yönetmenlik yolculuğunu etkileyici biçimde anlattığı “Yalnız Değilsiniz” başlıklı yazısıyla birlikte meselenin özüne dair bir sorgulamaya, sinema üretimindeki elek benzeri sistemin dinamiklerine, sektörün köşebaşlarının nasıl bölüşüldüğüne ve özellikle Kürt sinemacıların hangi yapısal süreçlerle bu bölüşümün dışında bırakıldığına odaklandı. Diğer yandan bu yazı “yönetmenler arasındaki husumet” basitliğinde görülemeyecek[i] sansür, kara listeleme ya da sessizleştirme diyebileceğimiz sistematik pratiklerin sektördeki solcu ya da muhalif kesimler içinde yaygınlığına dair de fikir veriyor. Tabii ki temelde üretimle ilgili bu sorunlar sinema alanıyla da sınırlı değil. Özellikle son dönemlerde, solcu yöneticilerin ağırlıkta olduğu yayıncılık ve STK gibi alanlarda da bunun yansımalarını görüyoruz.

Bu konuları maalesef eserler üzerinden konuşmaya mecburuz, çünkü sorun üretilen işleri de içeren sistematikle ilişkili. Fakat bu mecburiyetin handikapı bugün görünür olan ayrışmanın sinemasal tarzlara dayalı, biçimsel bir düzlemde olduğuna dair bir izlenim edinmeyi kolaylaştırması. Tartışma buraya çekildiği anda Ali Kemal Çınar’ın yazısındaki temel dert de boğulmuş, itirazın sesi bir kez daha kısılmış oluyor. Zira öncelikli mesele şu ya da bu filmin kötü olması meselesi değil, filmlerin üretiminin ve dolaşımının nasıl şekillendiği, sinema ve filmler hakkındaki birbiriyle uzlaşmayan yorumların ne kadar dile getirilebildiği, duyulabildiği meselesi.

Her sene onlarca kötü film izliyoruz ve tabii ki herkes bir zevk skalasında uzlaşmak zorunda değil. Fakat genel anlamıyla vasatlaşmanın[ii] bu tekil öznel değerlendirmelerden ayrı bir olgu olarak var olduğuna da itiraz etmek zor. Eleştirinin neredeyse eleştirel niteliğini yitirip bir pazarlama çalışmasına dönüşmüş olması da bu sürecin bir parçası.[iii] Bu da tabii ki yönetmenlerin, yazarların, sanatçıların eleştiriden beklentilerini ve olumsuz eleştiriler karşısındaki tutumlarını belirliyor.