Mutluluk büyük laf, küçük bir hikaye
Mutluluk, karşılaşmaların örgütlenmesidir, yani bir habitat meselesidir. Bu iddia kulağa yeni geliyorsa, unutkanlığımızdandır.
Acı içindeki bir kaplumbağa bir psikanaliste gider. En büyük korkusu, yüz yıldan fazla yaşayamayacak olmasıdır. Divana sırtüstü uzanır, çocukluğunu anlatmaya başlar. Annesi onu daha yumurtadayken bir sahile gömüp gitmiştir, doksan gün boyunca kumun altında kalmış, sonunda yumurtadan çıkabildiği gece bunu da tek başına başarmıştır. Doğduğu anda, kimseden yardım görmeden denize koşmuştur. Martılar ve pelikanlar tepesinde dönüp durmuş, üzerine dalışa geçip onu yutmak için fırsat kollamıştır. Yengeçler bir çakıltaşının ya da bir mercan dalının arkasına pusuya yatmıştır. Suya ulaştığında dertleri bitmiş değildir: köpekbalıklarından ve öteki yırtıcı balıklardan kurtulmak için var gücüyle yüzmek zorunda kalmıştır. Peki, annesiyle babası o sırada neredeydi? Okyanusun derinliklerinde bir yerde rahatlarına bakıyorlardı. Büyük olasılıkla onun varlığını çoktan unutmuşlardı.
Kaplumbağamız geçmişine yanarken —hiç tanımadığı anne babasını suçlar, yargılar, mahkum eder— bir yandan da boğulmaktadır. Sırtüstü yattığı için karaciğeri ve öbür organları akciğerlerinin üzerine çökmüştür. İçini kaplayan hınca kendini öyle kaptırmıştır ki durumunun ne kadar kırılgan olduğunun artık farkında değildir.
Serge Marquis’nin Bienvenue parmi les humains: Petit traité de bienveillance envers soi-même (2018) kitabından aktardığım bu küçük öykünün iki veçhesi var. Birincisi görünür olanı: kaplumbağa geçmişini yorumlamakla meşgulken, onu asıl öldüren şey o an içinde bulunduğu pozisyondur. Sırtüstü yatmak, kendi iç dünyasına eğilmenin klasik duruşudur ve bu duruş, kaplumbağa anatomisinde, kendi organlarının kendi akciğerlerini ezmesi anlamına gelir. Kendine bakmanın kendisi onu boğmaktadır. Terapinin çözmeye çalıştığı sorun, terapinin gerektirdiği pozisyonun ürettiği sorunun yanında masum kalır.
İkinci veçhe daha az görünür ve bence daha açıklayıcıdır: kaplumbağa, psikanalizin karşısına çıkabilecek en yanlış varlıktır —yanlıştır, çünkü anlattığı hikayede patolojik hiçbir şey yoktur. Deniz kaplumbağaları gerçekten böyle doğar. Anne yumurtaları gömer ve gider, yavru tek başına çıkar, tek başına denize koşar, tek başına hayatta kalır ve ömrünün büyük bölümünü tek başına geçirir. Türün milyonlarca yıldır işleyen tasarımı budur. Kaplumbağanın çocukluğu bir travma değil biyografidir, terk edilmişliği de bir yara değil yapıdır. Onun divana uzanıp bu yapıyı bir felakete çevirmesi için önce başka bir türün diliyle konuşmayı öğrenmesi gerekmiştir.
Biz o başka türüz. Hikayeye gülebiliriz, çünkü aynada tersimizi görüyoruz. Kaplumbağa yalnızlığa dayanacak biçimde kurulmuş bir hayvandır ve yalnızlığını bir iç sorun olarak anlatmayı bizden öğrenmiştir. Bizse yalnızlığa dayanamayacak biçimde kurulmuş hayvanlarız ve yalnızlığımızı bir iç sorun olarak anlatmayı kendi kendimize öğrettik. Kaplumbağa denize tek başına koşabilir, biz koşamayız. Buna rağmen mutsuzluğumuzu, sanki her birimiz kumdan tek başına çıkmış birer sürüngenmişiz gibi, tek tek içimizde arıyoruz.