Olmayacak senteze amin demek: “Kırmızı Buğday”
Kırmızı Buğday romanında olumlu karakterlerin romantizasyonu gerçekçiliği kökünden baltalıyor.
Ege topraklarındaki özgül feodal düzenin oluşumundan başlattığı hikayesini Kurtuluş Savaşı’nın son demlerine kadar sürecek bir sınıf çatışması çerçevesinde kuran Kırmızı Buğday bir estetik-politik müdahale romanı, başka okurların da benzettiği üzere Kemal Tahir’in tezli romanlarını epey andırır cinsten. Türkiye'nin “cumhuriyet” fikrinden giderek uzaklaştığı, sık sık “yüzyıllık parantezin kapanmasından” söz edilen dönemde cumhuriyeti sınıfsal bir içerikle yeniden inşa ederek onu “Egeli toprak ağası Adnan Bey” (akla pek tabii ki Menderes geliyor) ve siyasi varislerinin elinden kurtarma misyonu güden bir ideolojik söylem metni söz konusu.
Tarihsel bir zemine yerleştirilen sınıf çatışmasının savaş gibi görünüşte ortak bir cephede buluşulduğunda bile aslında nasıl iki keskin uçta seyrettiğinin –askere gitmek ile bedel ödemek, topraklarını savunmak ile mülkünü savunmak– gösterimi açısından bakıldığında söz konusu ideolojik müdahale zemininin de, buna paralel olarak odaklanılan dönem ve olayların da isabetle seçildiğini görüyoruz Kırmızı Buğday’da.