Utanmazlığın yeni çağı

Neoliberal dikkat ekonomisi düzeninde ödüllendirilen şey artık mahremiyet değil stratejik şeffaflıktır.

Paylaş
Utanmazlığın yeni çağı

Özel benliğin kamusal alanda sergilenmesi, çoktandır yalnızca tolere edilen değil talep edilen bir şey haline geldi. Bir zamanlar karanlıkta, günah çıkarma kabininde, psikanalistin divanında veya günlüğün sayfalarında fısıldananlar artık algoritmalar tarafından sosyal medya akışlarının parlak ışığına çıkarılmaya teşvik ediliyor. İtiraf karanlıktan, manastırdan ve klinikten çıkıp sonsuza dek kaydırılabilecek içeriklerin arasına taşındı. Değeri de elbette izlenme sayısıyla, beğenilerle ve paylaşımlarla ölçülüyor. Bu dönüşümde, itiraf artık bir kopuş ya da başkaldırı eylemi değil şok etme gücünü kaybedene dek tekrarlanan bir performans. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’nde yazdığı gibi, “itiraf, Batı’nın hakikati üretme konusundaki en değerli tekniklerinden biri haline gelmiştir.” Ancak yaşadığımız çağda bu hakikat, kendiliğin açığa vurulmasından çok fazlasıyla estetize edilmiş dikkat ekonomisinin para birimine dönüşmüştür.

Günümüz insanı kendini kamusal bir figür olarak anlatma yönünde örtük bir zorunluluk altında yaşıyor. Konuşmamak önemsizleşme riskini göze almak, opak kalmak ise görünmezliği kabullenmek anlamına geliyor. Neoliberal dikkat ekonomisi düzeninde ödüllendirilen şey artık mahremiyet değil stratejik şeffaflıktır: Duygusal etkisi en yüksek olacak şekilde seçilmiş, pazarlanabilir bir kırılganlık teşhiri... Bu da yeni bir paradoks yaratır; artık “samimiyet” dediğimiz şey, çoğu zaman marka kimliğinden ayırt edilemez hale gelir. Böyle bir dünyada mahremiyet kaybolmaz, aksine tüketilebilir bir içeriğe dönüştürülerek yeniden biçimlenir. Günlük sayfası Instagram açıklamasına, günah çıkarma kabini podcast mikrofonuna dönüşür. Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü adlı kitabında belirttiği gibi, özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki sınır artık sabit değildir. Değişen, bu iki alanın herhangi birinde var olabilmek için gerekli olan performanstır.

Böyle bir ekonomide utanmazlık baskın bir duygu haline gelir; utancın yokluğu olarak değil, utancın gösteriye dönüştürülmüş hali olarak. Bir zamanlar utanç kamusal bakıştan geri çekilmeyi ima ederken, bugün daha çok meydan okumaya ya da kendini biçimlendirmeye yönelik bir araç haline gelmiştir. Televizyonda yaşanan sinir krizi, “dağınık” bir canlı yayın, gözyaşlarıyla dolu YouTube özrü: Bunlar yalnızca kırılganlığa düşülen anlar değil, ifşayı zorunlu kılan kültürel bir senaryo içinde sahnelenmiş jestlerdir. Lauren Berlant’ın “zalim iyimserlik” kavramının da işaret ettiği üzere, görünürlüğün bağlantı ya da adalet getireceğine inanmayı sürdürürüz. Oysa görünürlüğün kendisini mümkün kılan yapılar, bu yapıya olan bağımlılığımızı daha da derinleştirir.

Dolayısıyla itiraf ve ifşa gösterisi dijital hayatın yalnızca bir yan ürünü değil, benliğin nihai meta haline geldiği bir politik ekonominin mantıksal uzantısıdır. Artık yalnızca suçluluk duygusunu hafifletmek ya da anlaşılmak için itiraf etmiyoruz; itiraf ediyoruz çünkü toplumsal yaşamın mimarisi bunu bizden talep ediyor. Bu talep masum değildir; bireylerin nasıl görüleceğini, değer biçileceğini, hatta varoluşlarının nasıl tahayyül edileceğini düzenler. Zorunlu görünürlük çağında mesele, ifşa olup olunmayacağı değil "kimin koşullarında" ve "hangi amaçla" ifşa olunacağıdır. Bir zamanlar kendini açığa vurma eylemi olan şey artık katılımın koşuluna dönüşmüştür; kişisel olanın durmaksızın kamusallaştırıldığı, kamusalın ise durmaksızın kişisel olanı talep ettiği bir döngüye bizi bağlamaktadır.