Yan rollerden başrollere: “Kötü anneler”

Yoksa hâlâ iyi olmanın imkansız olduğu bir rolü kutsamaya devam mı edeceğiz?

Paylaş
"Göçmen Anne", Nipomo, California, 1936. Fotoğraf: Dorothea Lange.
"Göçmen Anne", Nipomo, California, 1936. Fotoğraf: Dorothea Lange.

“Kötü anneler” tarih boyunca sinemada ve edebiyatta yan rollerde yer aldılar. Anakarakteri harekete geçiren, onun çatışmasını besleyen, kısıtlayan, bağlayan figürler oldular. Hikayenin merkezine geçebilmeleri için çocukları uğruna her şeyi yapmaları gerekirdi çünkü annelik hep aynı yerden tanımlandı: koruyan, fedakâr, affedici ve kutsal. Zor kararlar alır ama kendini o kararların hep dışında tutardı.

Bir kadın anne olmadığında, bu eksiklik değil fedakârlık olarak anlamlandırılırdı ama bu yalnızca bir ideal uğruna olabilirdi. Kendi için anne olmayan kadın ise hızlıca başka bir kategoriye itilirdi: bencil, hırslı, eksik ya da büsbütün deli. Bu figürün hikayenin merkezine yerleşmesi uzun süre mümkün olmadı.

2010’lardan itibaren bu “yoldan çıkmış kadınlar” anlatıların merkeze yerleşti. Özellikle lohusalık, annelik depresyonu ve tükenmişlik gibi başlıkların görünür hale gelmesiyle birlikte annelik kutsal bir görev olmaktan çıkıp baş edilmesi gereken bir gerçekliği de ortaya koydu. Mesele artık bir kadının çocuğunu sevip sevmemesi değil o sevginin neye benzediği, ne kadar sürdürülebildiği ve hangi bedellerle mümkün olduğuydu.