Yılmaz Güney sinemasının ayırt edici özelliği nedir?

Hiçbir şey politikadan uzakta değildir, bir babanın çocuğuna verdiği her buyrukta binlerce ölüm hükmünün saklı olduğu gibi.

Paylaş
Yilmaz Güney (Umut, 1970)
UMUT (Yılmaz Güney ve Şerif Gören, 1970).

Yılmaz Güney sinematografisinin ayırt edici bir özelliği, “vurdulu kırdılı” (“Çirkin Kral” dönemi mi?) diye tanımlanan ilk filmleri ile Umut, Arkadaş gibi filmleriyle sonraki süreç arasında yapılan bütün ayrımların ötesinde yer alan sürekliliğidir. Bu süreklilik aynı zamanda modern politik sinema adı verilebilecek ve Güney’in bir taraftan Latin Amerikan sinemasıyla, öte yandan Rocha gibi etno-poetik belgeselcilerle paylaştığı bir filmografik tarza cevap veriyor. Bu tarz politikanın en kolay belki de Üçüncü Dünya'da fark edilebilen çok özel bir görünümünü doğrudan paylaşmasıyla kavranabilir. İçerdiği Romantizm etkisi, Yeşilçam klişelerinden pek de uzak olmadığı filmlerde bile politik yaşam konusundaki bu güçlü içeriği hissettirebilir.

Sinema politik konulara doğrudan el attığı zaman klasik edebiyatın yaptığını yapar. Orada kişisel, ailevi, özel meseleler ile kamusal, politik meseleler arasında bir ayrım, aradaki geçişler ne kadar yoğun olursa olsun korunur. Bir sınır ya da eşik söz konusudur. Griffith sineması çok erken bir dönemde Bir Millet Uyanıyor adlı (bu adda en az iki kötü filmin Türk sinemasında da çekilmiş olduğunu hatırlayın) bir film ile belki de ilk kez sinemayı politik alana yöneltir. Bu, adı üstünde, kendi özel yaşamlarını ve meselelerini sürdüren insanlar çoğulluğunun bir birlik, politik bir idealler federasyonu oluşturmalarının öyküsüdür ve bir "uyanma" hali olarak temsil edilir.

Politik sinemanın klasik paradigmalarından birini oluşturan Sovyet Devrim Sineması, daha karmaşık, diyalektik kuruluş içinde, Bi’den Çok’a (Eisenstein), Özel’den Genel’e (Pudovkin), yani politik alana geçişi sıçramalar halinde diyalektik olarak kurgular. Devrim koşulları Eski ile Yeni’nin (Eisenstein'ın bu anlama gelen Staroye i Novoye filmi aynı zamanda öteki adıyla, Genel Çizgi ile de anılmalı) zamansal ayrımını, Yeni’nin Eski’den kopuşunu o kadar büyük bir güçle vurgulamaktadır ki, bir alandan ötekine sıçrama aslidir ve politik sinemanın (daha doğrusu sinemanın politik yanının) temelini oluşturur. Eski ve Yeni’ye ilişkin olarak yazdığı notlarda Eisenstein, filmdeki ünlü “süt makinası”nı sıçramanın sembolik momenti, eski ve geleneksel ekonomik yaşamın altüst olduğu an ve modern, makineleşmiş üretimin kollektif benimsenmesinin bir ayracı olarak ele alır.