Zamanın felaketi
Eleştirel düşüncenin önündeki başlıca görev, ölümsonrası ideolojiye başkaldırmaktır.
Çağımız, her şeyin sona ermekte olduğu bir çağ. Modernitenin, tarihin, ideolojilerin ve devrimlerin sonunun geldiğini görüyoruz. Nicedir ilerlemenin –vaat, gelişme ve büyüme zamanı olarak geleceğin– ortadan kalkışını seyretmekteyiz. Su, petrol ve temiz hava gibi temel kaynakların tükenişine, ekosistemlerin ve ekoçeşitliliğin çöküşüne tanık oluyoruz. Kısacası zamanımız her şeyin sona ermekte olduğu bir dönem, zamanın kendisi dahil. Gerilemede değiliz. Bazılarına göre türümüzün tükenmesi sürecindeyiz. İnsan türü olarak neslimiz tükenmeyecek belki; ama gelişmeye, ilerlemeye ve yayılmaya dayalı uygarlığın yok olacağını söyleyebiliriz.
Her gün karşımıza çıkan basın açıklamaları, akademik tartışmalar, kültür endüstrisi, kendimiz hakkında düşünürken zamanın tükenmekte olduğu, zamanın sonuna geldiğimiz perspektifinden bakmamız gerektiğini dayatıyor bize. Güneş sisteminin dışında gezegenler arıyoruz. Bu gezegenlerin peşine düşenler 21. yüzyılın Kolombları ve Marco Poloları. Film kahramanları artık Vahşi Batı’yı değil Mars’ı fethediyor. Kimi safdiller şimdiden uzaya gidiş biletlerini aldı bile. Kaçış yolları planlanıyor ve sınırlı dünyamızın zenginleri kaçmak için kuyruğa girmiş durumda.
Aslına bakarsanız geleceğin ve ilerleme fikrinin ölümü epey zaman önce ilan edilmişti. Daha 1980’li yıllarda, gelecek geçmişe dair bir fikre; ilk dönem Aydınlanmacılara, vizyonerlere ve nostaljik devrimcilere özgü bir şeye dönüşmüştü. Küreselleşme ebedi bir şimdiki zaman vadediyordu; gelişmekte olan ülkelerin eninde sonunda ulaşacağı, biz dünyanın bütün sakinlerinin giderek birbirine bağlanacağı bir varış noktası. Ama son dönemlerde, tarihin sonu yön değiştirdi. Şimdi önümüzde duran ebedi bir şimdi ya da varış noktası değil, bir tehdit. 11 Eylül’le birlikte gerçekliğin ve tarihin yeniden harekete geçtiği söylendi ve yazıldı. Ancak bugün kendimize sorduğumuz soru, bu hareketin “hangi yönde” olduğu değil “ne kadar” süreceği.
İşimi daha ne kadar koruyabileceğim? Eşimle ne kadar birlikte olacağım? Emekli maaşları ne zamana kadar verilebilecek? Avrupa daha ne kadar süre Beyaz, seküler ve zengin kalacak? Daha ne kadar süre içme suyu bulabileceğiz? Demokrasiye inanmayı daha ne kadar sürdüreceğiz? En mahrem meselelerden en ortak meselelere, bireysel olandan evrensel olana, her şey bu “daha ne kadar”ın gölgesinde yapılıyor ve bozuluyor. Tarih harekete geçmiş olsa bile, bizim bir geleceğimiz yok hâlâ. Değişen, şimdiki zamanla ilişkimiz: Sonsuza dek sürmesi beklenen şimdi, dayanıksız bir şeye dönüştü. Kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez bir şey artık. Böylece, her şeyin kökten değişebileceği veya her şeyin kesin olarak sona erebileceği, eli kulağında bir tehlike zamanına doğru hızla ilerliyoruz. Gelmesi beklenenin bir vahiy mi yoksa felaket mi içerdiğini anlamak kolay değil. Kıyamet hayranlığı siyasi, estetik ve bilimsel ortamlara hâkim olmuş durumda. Bu yeni baskın ideoloji zihinlerimizin en derin köşelerine virüs gibi yayılmazdan önce, mutlaka yalıtıp analiz etmeliyiz onu.
“Daha ne kadar?” sorusuyla birlikte, “ya şimdi ya hiç”, “şimdi değilse ne zaman” itkisi de uyanıyor. Bu itkiden, günümüzün protesto hareketleri, yaşamın öz-örgütlenmesi, savaşlara yapılan müdahaleler, ekolojik dönüşüm, kültürün serbest paylaşımı ve yeni feminizm akımları doğuyor. Sorunun her iki tarafında da aynı farkındalık mevcut: Ters giden bir şeyler var; başka bir deyişle, bunun çökmeden sürmesi mümkün değil. Paylaştığımız şey, aynı sınırlılık deneyimi. Herhangi bir sınırlılık değil bu: Yaşanabilir olanın sınırı. Ötesine geçince yaşamın belki devam edeceği, ama bizim için, insan yaşamı için sürmeyeceği bir eşik. Yaşanabilir hayat: Zamanımızın büyük meselesi bu işte. Bazıları için mesele hayatta kalmaktan ibaret, gezegenden çekip gitmek anlamına gelse bile. Bazılarımızsa dönüp o eski meseleyi getiriyoruz masaya veya sokaklara: Yaşanabilir hayat, yaşamaya değer hayattır. Sınırları da, uğruna mücadele etmeyi sürdürebileceğimiz sınırlardır.