“Zamanın zamanıyla aynı zamanda”
Béla Tarr’ın görüntüleri “zamanın zamanıyla aynı zamandadır.”
Uzun ve ağır bir hastalığın ardından yetmiş yaşında hayata veda eden Béla Tarr, belki de hayatta kalan az sayıdaki büyük sinemacılar arasında en mutlağıydı.
Jorge Luis Borges, Evaristo Carriego'da mucize kabilinden “zamanın zamanıyla aynı zamanda” olunabilecek bir deneyime erişme ihtimalinden söz eder. Bu, tümüyle gözü kara bir iddiadır çünkü zamanın tuhaf bir “doğası” vardır: Her daim onun içinde yüzüyor olsak da ele avuca sığmaz tözü her türlü “yakalama” girişiminden sıyrılır. Zamanı ancak ondan ayrışarak, onunla çakışmayarak deneyimleriz. Huzursuzluk, dolayısıyla varoluşun sinirli salınımı, ânın üzerinde hiçbir zaman bütünüyle duramamaktan ibarettir. Saf şimdide tutunamadığımız için, durmadan geleceğe atılarak ya da geçmişi hatırlayarak ondan kaçarız. Fiilen, zamanın “olduğu” ve durmaksızın üretildiği o kurucu âna hep yabancıyızdır.
Kimileri, koşulsuz biçimde eylem halindeki bu zamana —ki ayrıca gerçek anlamda bir politik dönüşümü mümkün kılabilecek yegâne zaman da odur— erişebilmek için bir kesintinin, zamansallıkta bir kırılmanın gerekli olduğunu düşünmeye çalışır: Tam da zamansallığı parçaladığı yerde onu açığa çıkaran, deneyime ve önvarsayımsız eyleme hazır hale getiren bir kırılma. Oysa bambaşka tekniklerle, zamanı duyumsatmak için onu sıkıştırmak, alışılmadık bir yoğunluk derecesine taşımak da mümkündür. Örneğin sanatın çerçeveleri içinde böyledir: Bir Rönesans av sahnesini resmeden freskte, resmedilen olayın duyulur bütünlüğü aynı anda gözler önüne serilir ya da yalnızca iki saatlik bir film şeridi boyunca Napolyon ordusunun Rus topraklarındaki bozgununa tanıklık ederiz.
Ama resimsel ya da sinemasal kadraj, ters bir yöntemi de izleyebilir ve zamanı genişleterek neredeyse askıya alabilir; Giorgio Morandi’nin bir natürmortunda ya da bir Andrey Tarkovski’nin filminde olduğu gibi: Düşsel bir süzülüşle, anların “rastlantısal” hükmünden muafmışçasına yüzer. Nasıl olursa olsun, ister sıkıştırarak ister genişleterek, zamana görsel bir biçim verilir; ama bu, onun dolaysız biçimini inkar edip onu usta işi bir yapaylıkla yeniden yoğurmak pahasına olur. Nitekim sanatçının görevinin, zamanı yontmak olduğu da öne sürülmüştür.
Peki, Béla Tarr’ın rejisine ilham veren hangi başka ilkeydi? Onun özgün stratejisi tam ters kutupta yer alır. Tarr’a göre sanatsal olarak açığa çıkarılabilmesi için zaman bölünmez sürekliliği ve amansızlığı içinde dokunulmadan, olduğu gibi kabul edilmelidir. Macar ustanın izleyiciye sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen plan-sekanslarının olağanüstülüğü de buradadır: Gizemli bir biçimde, başka tüm yönetmenlerin manipüle ettiği zamanın saf varoluşuyla çakışır hale gelirler. Béla Tarr sinemayı zamanın ağırkanlı akışıyla birleştirir, filmin çözülüşünü trajik biçimde ona eşitler. Böylece bize zamanı duyumsatır çünkü onun çektiği görüntüler “zamanın zamanıyla aynı zamandadır.”